Bu içerik 2 yıl önce eklendi.
Bu sebeple içerik güncelliğini yitirmiş olabilir.

< İki yıl önce >

“İnsanların hayat denen şeyi bu kadar ciddiye alması beni rahatsız ediyor.”

Aynaya bakıp bunu düşündü Okan. İlk iş günüydü ve acele etmesi gerekiyordu. Ama onun yerine sadece bu saçma şeyi tekrarlıyordu kafasının içinde. Telefonun çalma sesiyle kendine geldi. Arayan Erdem’di; aynı işe başvurup, aynı anda kabul edilen komşusu. Meslektaşlardı Erdem’le Okan. Erdem bir süre iyi firmalarda çalışmış deneyimli biriydi. Okan ise daha 4 ay önce üniversiteden mezun olmuş yeni yetme bir bilgisayar mühendisi. Şimdi ise aynı işte çalışacak iki arkadaşlardı.

– Çıkmıyor musun? İlk günden gecikmek istemeyiz.

– Hazır sayılırım, biraz oyalan aşağıda. En fazla 5 dakika içinde inmiş olurum.

Dediği gibi 5 dakika içerisinde Erdem’in yanına inmişti Okan. Savunma sanayinin en büyük firmalarından birisi olan X-Tech’e adım atar atmaz parmak izinden, DNA örneğine kadar bir sürü bilgi vermeleri gerekmişti firmaya. Zaten kocaman binanın içerisinde asansörle çıkabilecekleri tek bir kat, açabilecekleri tek bir kapı vardı. Giriş kartları başka hiç bir kat ya da kapı için çalışmıyor olacaktı. Ama buna rağmen gördükleri hiçbir bilgiyi paylaşamayacaklarını garantiye almak için 12 sayfalık bir gizlilik anlaşması imzalamak zorunda kalmışlardı. Böylesine büyük bir firmayı korumak için böyle şeyler şüphesiz şarttı; yine de bu, bu kadar presedürün insanları germesine engel değildi.

Tüm bu işlemleri bitirip çalışma odalarına doğru yürürken Erdem:
– RGBA diyince senin de aklında görüntü işleme gelmiyor mu? Red, green, blue, alpha? Neden yapay zeka merkezli bir projeye böyle bir isim verilir ki?

Okan sadece gülümseyerek omzunu silkti. Bu onun da çözemediği bir gizemdi; ama isminden çok projenin içeriğini merak ediyordu. Odaya girip yerlerine geçtiler. Projeden sorumlu olan görevli gelip onlara işlerini açıklamak için çantasından bir dosya çıkarttı. Cebindeki kalemi hızlıca çıkartıp bir şeyler karaladı dosyanın ilk sayfasına. O kadar hızlıydı ki kalem bir an elinden düşüverdi.

– Her neyse. Göreviniz bir similasyon yazmak. Dünyanın olabildiğince yakın bir kopyasını dijital ortama geçirmenizi istiyoruz.

Dedi ve durdu. Okan gözlerini ovuşturdu; patlayacakmışcasına başı ağrıyordu. Cebinden kırmızı kutuda bir ilaç çıkartıp bir tanesini içti. “Birisi kafasının içinde evreni, en uç noktasına kadar görebiliyor olsa; gidip ona orada ne gördüğünü sormak yerine yine de bir ilaç yazmayı seçerdik sanırım. Tamam, belki evrenin en uç noktasını göremiyorum. Ama yine de birileri şu aptal ilacı vermek yerine ne gördüğümü sorsa belki daha mutlu olurdum.” diye geçirdi içerisinden. Bu sırada proje sorumlusu similasyonun ne kadar gerçekçi ve güçlü olması gerektiğinden bahsediyordu.

– … Elimizde hayal gücünüzün ötesinde 4 adet bilgisayar var. Kuantum bilgisayarı çıkana dek onları geçecek bir teknoloji geleceğini düşünmüyoruz. Bunların her birini, bir insanı taklit edecek şekilde programlamanızı istiyoruz. Bu sanal insanlar, yarattığınız bu sanal dünyanın içerisinde gerçekten yaşıyormuş gibi hareket edecek. Yağmur yağınca ıslanacak, acıkınca yemek yemek isteyecek, aşık olacak, gülecek, ağlayacak… Bilgisayarlarımız içerisinde sahte bir dünya kuracağız. Bu dünya belli parametrelerle tekrar ve tekrar çalışacak. Her tekrarda ufak bir parametre değişecek. Bir tekrarda rüzgar doğudan esiyor olacak, ertesi tekrarda batıdan. Başka bir tekrarda bir araba kazası yolu tıkayacak, diğer tekrarda ikinci araç son anda manevra yapıp kazaya engel olacak. Miliyonlarca, hatta miliyarlarca kez tekrar edecek bir dünya… Ta ki doğru parametreleri bulana dek.

Odadaki uzak köşede oturan gözlüklü bir kız elini kaldırıp bir soru yöneltti:
– Parametrelerin doğru olduğunu nereden bileceğiz?

– Buse’ydi değil mi?

Dedi sorumlu kişi. Aslında bunu cevabını öğrenmek için değil de, herkesi tanıdığını belli etmek için sormuş gibiydi. Kız kafasını sallayarak onayladı.

– Eğer dünya yok olmadıysa, similasyonunuz başa dönmediyse; o parametreler doğrudur. Yarattığınız similasyon dünyasında büyük bir tehlike var. Bizim öğrenmek istediğimiz şey; o tehlike gerçek dünyada olursa, hangi koşullarda hayatta kalabileceğimiz.

Cebinden tekrar kalemini çıkartmaya çalıştı sorumlu. Ama o hızla kalem elinden, masanın üstüne fırlayıverdi. Alıp hızla bir şeyler not aldı ve son kez odaya dönüp:
– Her neyse. Göreviniz bir similasyon yazmak. Dünyanın olabildiğince yakın bir kopyasını dijital ortama geçirmenizi istiyoruz. Tek göreviniz bu.

Dosyasını aceleyle toplayıp odadan ayrıldı.

< Bir hafta önce >

2 yıllık çalışma meyvesini vermişti. Dünyayı o kadar iyi taklit ediyordu ki yazdıkları similasyon, gerçek dünya bile yanında sahte kalıyordu. Ama bu kadar süre boyunca hala doğru parametreleri bulamamışlardı. Onlara sürekli dünyanın kaderinin buna bağlı olduğu söyleniyordu. Savunma sektöründe çalışan herkes bunu duyuyordur muhtemelen; geri kalmış bir teknoloji, kaybedilmiş bir savaşı getirirdi ardında.

– Savaş… Bu kadar uzak olduğum bir terimin merkezinde çalışıyorum.

Dedi gülerek Okan. Similasyonun doğru çalıştığından emin olmak için her gün 2 kişilik gruplar halinde nöbet tutuyorlardı. Bugün nöbet Okan ve Erdem’deydi. Bu nöbetler genelde sıkıcı bir kaç saatin geçmesini beklemek ve ekrandaki yeşil yazılara bakmakla geçiyordu.

– Burada bira içmemize izin vermeliler. Ayık kafa ile bu iş çekilmiyor.

Dedi Erdem. Tam o sırada önündeki ekranda bir kaç satırlık yazılar akmaya başladı. Bıkkın bıkkın ekrana baktı ve sonra Okan’a dönüp:

– Sanırım bizim dörtlü takıldı, elle yeni güne başlatabilir misin?

Diye sordu arkadaki 4 monitörü göstererek. İlk gün onlara bahsedilern süper bilgisayarlara bağlı terminallerdi bunlar. Her biri similasyondaki bir insanı temsil ediyordu. Bir milletvekili, bir pop sanatçısı, bir fizik profesörü ve bir muhasebeci. Similasyon başarısız olup tekrar başladığında, onlar da yaşadıkları her şeyi unutup aynı günü tekrar yaşıyorlardı. Bu otomatik sistem bir günde yüzlerce kez çalışıyordu. Bazen ufak tefek hatalar oluştuğunda, terminallerden elle günü başa almak gerekiyordu. Okan bunun için terminalin başına gitti.

– Bira gerçekten iyi olabilirdi.

Dedi gülerek. İçki ile arası iyi değildi Okan’ın. Ama Erdem haklıydı, bu işi daha az sıkıcı hale getirecek her şeyi kabul edebilirdi.

– Neden bir savunma teknolojileri şirketinde alkol yasağı olur ki? Saat gecenin…

Erdem etrafında gerçek bir saat aradı. Önündeki ekranların hepsindeki saat ve tarih bilgileri similasyondaki dünyaya ait bilgilerdi. En sonunda saat aramaktan vazgeçip tahmini bir sayı söylemeye karar verdi.

– 3’ü falan. Bu saatte iki yudum içki içsek kime zararımız dokunabilir ki?

Erdem’in bu yakınmalarına alışmıştı Okan. Bu işi ikisi de çok eğlenceli buluyordu aslında. Ama nöbetler… Nöbetler işin tek çekilmez kısmıydı.

Ekranlara gidip hepsine tek tek yeniden başlatma komutlarını girdi. Her komuttan sonra günle ilgili sanal kişilerin belleğinde toplanmış bilgilerle ilgili bir kaç cümle görünüyordu ekranda. Sonra o bilgiler silinip, gün başa alınıyordu. İlk ekranda bu işlemi yaptı ve çıkan yazılara şöyle bir göz gezdirdi.

“Bunlar ülkenin istikarını bozmak isteyenlerin uydurduğu yalanlar. Bizim yolumuz belli, halk bunu biliyor.”

Gerisini okumadı bile. Kendi dünyasında bile siyaset yeteri kadar bunaltıcıyken, bir de sanal dünyadaki politikayı anlamaya çalışmak isteyeceği en son şeydi belki de.

İkinci ekrana geçti:
“Son zamanlarda yeni bir beste bulamıyorum. Yeni albüm olmazsa ismim unutulmaya başlar. Reklamlar sayesinde hatırlanabiliyorum, ama bu daha ne kadar sürecek bilmiyorum.”

Belli ki burada da mühim bir şey yoktu. İkinci ekrandaki yazılar da bir kaç saniye içinde silinince üçüncü ekrana geçti:
“O makaleyi kısa sürede analiz etmek zorundayım. Benim makelemi referans gösterdiği halde çok farklı boyutları görebilmiş. Bu kadar genç yaşta böyle işler başarmış birisiyle tanışabilmeyi isterdim.”

Sonraki cümleleri okuyamadan bu yazılar da silindi ve gün yeniden başladı. Aynı işlemi son ekranda yapmaya geçti. Komutu girdi; ve yazılar göründü. Okan ne yapacağını bilmez bir halde ekrana bakıyordu. Bir yanlışlık olmalıydı. Daha hepsini okuyamadan yazılar silinmişti; ama okuduğu kısmı bile ona bir şeylerin yanlış gittiğini anlatmaya yetti:

“Hey! Beni duyan birileri var mı? Lütfen yardım edin. Etrafımda yanlış giden bir şeyler var, sürekli aynı rüyayı görüyorum. Birileri beni sürekli uyutup aynı rüyaları gösteriyor olmalı. Eğer bunu duyuyorsanız lütfen beni uyandırın. Gözlerimi açık tutamıyorum, yeşil bir…”

 

Devamı için tıklayınız.

Bu seriye ait tüm yazıları görmek için tıklayınız.

This article has 2 comments

  1. şokko

    Yeşil bir ne ? bu cümlenin devamı muallakta kalmasın lütfen sayın yazar.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir