Bu içerik 7 yıl önce eklendi.
Bu sebeple içerik güncelliğini yitirmiş olabilir.

Aynı başlıkta daha önce de bir yazı yazmıştım ama onun çok yüzeysel olduğunu düşündüğüm için aynı yazıyı genişleterek baştan yazmak istedim. Sonuçta şu an başından kalkmadığımız oyunlara öyle 2-3 basamaklık evrelerden geçilerek gelinmedi.

Bilgisayarların henüz vektörel grafikler çizemediği zamanlardan başlayan bir yolculuk bu, 1950’den. Bouncing Ball isimli oyun kullanıcı etkileşimini etkin kılan ilk oyun sayılıyor. Tabi bu oyunun en önemli özelliği insanları eğlendirmek için yeni bir sektör oluşturmuş olmasıydı. Oyunun ne derece başarılı olduğu hatta piyasaya sürülüp sürülmediği bile çoğu kaynakta belli değil.

1951’de İngiliz Ulusal Fizik Laboratuar’ı bir dama oyunu programladı. Fakat mevcut bilgisayarların hiç birinin belleği oyunu çalıştırmaya yetemedi. Oyun tamamlanmasından yaklaşık 1 yıl sonra özel yapım bir bilgisayarda çalıştırılabildi.

Ardından 1952’de yapılmış bir XOX oyunu yapıldı. Bu oyun 32×32 çözünürlüğe sahip bir ekran kullanıyordu ve görüntü elde etmek için 1024 ufak ampül kullanılıyordu. Bu oyun o zaman için grafikte bir çığır olarak görülüyordu.

Ama asıl çığır ondan 6 sene sonra, 1958’de geldi. Analog bir ekran kullanarak görselliği ön plana çıkartmanın yanı sıra William Higinbotham’ın bu oyununun diğer bir önemli özelliği ise iki kişiyle oynanabilmesiydi. Basit bir tenis oyunu olsa da görsel anlamda ‘bilgisayar oyunu’ denebilecek belki de ilk oyundu.

1961’de MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) tarafından TX-0 isimli bir grafik ara belleği oluşturuldu ve bunun üzerine bir oyun programlanmaya başlandı. Labiretteki bir farenin peyniri arayışını konu alan Mouse in the Maze isimli bu oyuna bu linkten hala ulaşabilirsiniz; tabi binary kodlarını çalıştırabiliyorsanız.

Yine 1961’de ve yine MIT’te yapılan Spacerwar isimli oyun DEC isimli yeni üretilen bilgisayarları satın alanlara ücretsiz verildiği için ve internetten (o zamanın interneti ile şu anki web oldukça farklı kavramlar) dağıtıldığı için tarihin ilk yaygın bilgisayar oyunu olarak nitelendirildi.

Ve 1966 yılında Ralph Baer tarafından televizyona bağlanarak çalışıtırlan Corndog isimli oyun programlandı. Bu oyun, oyun konsollarının atası sayılabilecek bir oyun. Ayrıca bu oyundan esinlenen Bill Harrison isimli kişi de hala çoğu kişinin kafasında soru işaretleri bırakan light-gun’ı (Duck Hunt gibi oyunlardan hatırladığımız Atari tabancası) buldu. Ve daha sonraki 3-4 yıl içinde Ralph Bear ve Bill Harrison birlikte aynı platform üzerinde 3-4 oyun daha yaptı.

Daha sonra 1971 yılından itibaren jetonla çalışabilen bir kaç arcade oyunu yapılmaya çalışıldı ama nedense hiç bir firma bu oyunlara ilgi göstermedi. Galaxy, Computer Space ve Pong (ilk arcade oyunları) oyunlarının yapımcıları hangi firmanın karşısına çıktıysa reddedildiler. Bunun üzerine Pong’un yapımcıları bu masa tenisi oyununu bir köşesine koydu. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra barın sahibi oyunun yapımcılarını arayıp cihazda bir sorun olduğunu söyledi. Oyunun yapımcıları oraya ulaştığında çok büyük bir süprizle karşılaştılar. Tek sorun cihazın ağzına kadar parayla dolmuş olmasıydı. Bozuk para ile çalışan bu cihaz o kadar ilgi görmüştü ki kocaman para deposunun ağzına kadar dolması sadece bir kaç gün almıştı. Bunun üzerine bazı firmalar bunu farkedip bu oyunu lisanslı olarak çıkartıp arcade makinalarını dünyaya yaymaya başladılar.

1978 yılında ise oyun konsolu sıfatını tam olarak taşıyan ilk cihaz olan Atari 2600 modelini piyasaya sürdü. O dönemlerde oldukça meşhur olan Asteroids isimli oyun sayesinde oyun sektörü altın çağına adım attı. Asteroids’in başarısından 1 yıl sonra Pac Man isimli oyunla Atari firması ismini sağlam harflerle oyun dünyasına kazıdı. (öyle sağlam ki hala Pac Man oyununun da Atari firmasının adı silinememiştir.)

Yıllar geçip kişisel bilgisayarlar yaygınlaşmaya başladığında Atari gibi konsolların yanı sıra bilgisayar oyunları da artık her kullanıcının evine girebilecek bir ürün olmuştu.

Yıl 1985 olduğunda oyun sektöründe bir devrim olarak nitelendirilebilecek bir oyun ortaya çıktı; Tetris. Guinness Rekorlar kitabına göre dünyanın şu ana dek en çok oynanan ikinci oyunu seçilen Tetris bir rus programcı tarafından o zamanın en yüksek grafik kalitesi olan 8-bitlik renk düzeni üzerine kuruldu, fakat çok satılınca farklı platform veya özelliklerdeki sürümleri de çıkarıldı.

Aynı zamanlarda, Tetrisi geçip dünyanın en çok oynanan oyunu ünvanını alan Super Mario çıktı. Çoğu kişinin ismini duyduğu, hatta oynadığı bu oyun da oyun dünyasının yapı taşlarından sayılmakta.

Yine aynı dönemlerde artık 2 boyut yetmemiş olacak ki 3 boyutlu oyunlar yapılmaya çalışıldı. Bunun ilk örneği Battlezone, o kadar gerçekçi geliyormuş ki o zamanlar Amerika Donanması eğitim için kullanmış bu oyunu bir süre.

Bu oyundan sonra 3 boyutlu oyun dünyası sadece klasik labirent oyunlarından ibaretti. 3 boyutlu taklidi yapan oyunların ardından 1996 yılında Quake isimli FPS çıktı. 3 boyutlu kavramını ilk kez tam anlamıyla kullanıcıya sunan ve bunu yaparken sadece duvardan ibaret bir oyun değil de yaratık ve silah modellemelerinde de görselliğe önem veren bir oyundu bu. Fakat o dönemlerde ekran kartlarının oyun üzerine yapılmaması sebebiyle bu grafikler bir çok bilgisayara çok ağır geldi. Bunu gören ekran kartı şirketleri birbiriyle yarışarak grafik teknolojileri üretmeye başladı. 2000lerin başında bilgisayar oyunlarıyla ilgilenen biriyseniz bu grafik ara birimlerinden en çok tutanın ismini hatırlarsınız; Voodoo.

Ekran kartlarının bu rekabeti bir çok teknolojinin var olmasına sebep oldu ve bu da hem oyun geliştiricilerine ekstra masraf hem de oyun fiyatında artışa sebep oluyordu. Bu sebeple Microsoft tarafından geliştirilen DirectX arabirimi ortak arabirim olarak seçildi ve kullanılmaya başlandı. Ama gelişen grafik teknolojisinin tek etkisi bu olmadı. 3 boyutlu grafikler ve vektörler hazırlamak için gereken zaman 2 boyutluyla karşılaştırılamayacak kadar fazla olduğu için oyunların sürelerinin kısalmasına sebep oldu.

Tabi ekran kartlarının gelişmesinin götürüsünden çok getirisi oldu. DirectX 7.1’in geliştirilmesi ile oyun geliştiricileri için hayal bile edemeyecekleri olanaklar sunulmuş oldu. Ve bu teknoloji ile kalitede büyük farklılık oldu. Örneğin bunun en güzel örneği; 1998’de çıkan Half Life. Half Life ile oyun karakterleri kartondan karakterler olmaktan kurtulup ilk kez ete kemiğe büründüler.

Şu an ise gerçek dünyadan ayırt edilemeyecek kalitede oyunlar oynuyoruz. Tabi oyunların bu kadar kalitelileşmesi bizim cebimizden donanım için daha büyük ücretler çıkmasına da sebep oldu.

32-bitlik renk derinliğinde, 64-bitlik işlemci yongalarında çalışabilen, 2560×1600 çözünürlük verebilen oyunlar oynuyoruz. Ama bu aşamaya gelmek pek de kolay olmadı. Ve kim bilir; belki bundan 6-7 sene sonra bu oyunlar bile çok eski gelecek bize.

KınıX

This article has 1 comment

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir